23 Eylül 2013 Pazartesi

Fantastik Roman Proje Bölüm Bir



Yürekler eziliyor, ciğerler boğuluyordu. Duman ve keder böyle karşılardı adamı. Anlamsız savaşların en anlamsızı; Kan Davası. Sizden başkasını ilgilendirmeyen bu kara yazgı oyunu. Kanın ve soyun getirdiği kısır döngü yolu…

Ağır bir yanık kokusu asılıydı havada. Kıpırtısız bulutlar güneşi saklamıştı. Kül rengi dumanlar lekelemişti güneşsiz şafağı. Cehennem ateşiyle harlanmış ve tükenmiş bir kasaba seriliydi ayaklar altında. Üçköyler kasabası yitmişti artık. Hudutlarda savaşan azınlık savaşçılar ve ovada cenk edip dönmüş niceleri hırpani bir kederle göz süzüyorlardı olup bitmiş olana. Düşmanın kanı vardı ellerinde. Vücut parçaları ve zırhlar saçılmıştı meydana. Kapılar yarılmış, sofralar kırılmış, pelerinler uçuşmuş, kılıçlar kesmiş ve paralanmıştı. Duvarlar bükülmüş ve omuzlar eğilmişti. Kan sızıyordu hala, yaralılardan ve kaderden. Davanın kaderinden.

Bir felaketi ele almıştı tablo. Kader onları birbirine düşman eylemişti yüzyıllar öncesinden. Şimdi bu çarpışmaların en şiddetlisi geride bırakılmıştı. İki taraf da kayıplar vermiş ama bu savaşın yenilen tarafı insanlar olmuştu. Asırlardır ayakta duran Üçköyler’in adı artık sadece ibret hikayelerinde anlatı olacaktı.    

Evet, anlamsız bir savaş; bir kan davası ve minotorlarla sık sık girilen zoraki çatışma; ovalardaki minotor yurdu Ram-Yarıkları ve Üçköyler arasında üç asır boyunca bitmeyen amansız kavga… Ve bu kavgalara daha çocuk yaştan itibaren yetiştirilen kasaba savaşçıları:

-Söyle oğul! Babanı tanıyor musun?..  İşte babanın katili orada!

****
Üçköyler, krallığın yardımını her zaman yanında bulmuştu. Nedendir bilinmez o yardımdan eser yoktu şimdi. Savaş sırasında da yok denilebilecek kadar azdı. Bunun neticesinde kasabanın gücü ikiye bölünmüştü. Duvarları koruyacak az sayıda güç bırakılmıştı geride. Geleneklerin çağrısına uyulmuş ve ovalara yürümüştü diğer adamlar cenk için. Büyük çarpışma orada meydana gelmişti. Kaybedilmişti. Fakat bilinmeyen oydu ki kasaba da kaybedilmişti. Hudutlara sıçramazdı çünkü hiçbir zaman ateş. Her zaman ilk kanın aktığı toprak üzerinde karşılaşırdı iki düşman. Kraliyet desteği duvarların ardına temsili de olsa yerleşir ve kan davalılar, zamanın örtmediği, o ritüeli gerçekleştirmek üzere ayaklarını sürüyerek giderdi savaş meydanına, sonucunda yurda gururları şişmiş dönmek için. Şimdi o gururdan eser yoktu hiç birinde. Sönmüştü. Nice arkadaşları yoktu yanlarında. Ölmüştü, geride düşmüşlerdi bir daha kalkmamak için. Sayıları ve gururları azalmıştı bir daha toparlanmamak üzere. Kafalar çaresizlikle yere eğilmiş ve çenelerden süzülen kanlarıyla. Son damlalarını akıtanlar da vardı içlerinde. Ama kadınlar yetişti yığılırken kocalarına. Kalan duvarların arasından çıktılar ve haykırarak sarıldılar onlara. Birçoğunun karısı da yoktu artık. Çocukları…

Savaşçılardan bazıları manzara karşısında donarken, bazısı şok etkisiyle kıpırdandı. Koştu ve evine baktı. Yıkılmıştı. Yanmıştı. Bitmişti. Bazısının karısı ve çocuğu yoktu artık. Koruyamamıştı işte. Karısını ve çocuğunu kaybetmiş bir adamın onuru neredeydi şimdi. Histerik cevap soğuk çeliğin keskin dudaklarından çınladı. Oracıkta deşti adamlar kendilerini. Kayıp giden ailelerine yetişebilmek için. Ama kalan aileler uzandı eşlerine. Kucakladılar avutamasalar da hiç. Onların da içinde son bir güç vardı zaten. Ne yapabilirlerdi azgın düşmana karşı. Soy tüketmeye gelmişlerdi ve başarılı olmuşlardı. Ama ne olursa olsun insan ayağa kalkacaktı, geriye kalan şeylerini koruyacaktı. 

Hudut duvarları yerle bir olmuş, okçu kuleleri tahta oyuncaklar gibi yere serilmişti. Minotor leşleri kabarmış, mikrop gibi yayılmıştı etrafa. Birçoğunu tekmeledi adamlar, zira geride bıraktıkları arkadaşlarının cansız bedenleri üzerinde duruyorlardı. Nefret yükseliyordu. Leşlere saldırdılar. Kara bir kan sıçradı üzerlerine. Ağızlar tükürük ve küfürle aralandı. Gözyaşları damlıyordu. Manzara tek bir iyi şey sergilemiyordu onlar için.

Sonra tükendiler. Sessiz sükun hükmetti kasabaya. Eşler yine çaresizce sarıldılar birbirlerine. Aralarında hiç evlenmemiş olanlar en azından kaybetme acısının bu yönünü hissetmediler. Ama onlar da sevmişlerdi. Onlar da kaybetmişti.

****

İşte, orada duruyordu. Soluk alıp veren karmaşanın ortasında dikilen koca bir siluet. Yaşlı aklından neler geçtiği bilinmez. Ama yüzündeki derinleşen çizgilerden elinde kalan son gurur kalıntısını da korumaya çalıştığı düşünebilirdi. Belki de daha önceden böylesi bir acıyı tatmış birinin yüzündeki o bilindik çizgilerdendi. Ne yazık ki bunun gibi bir çehreyi en bilge olanlar dahi okurken zorlanabilirdi ama hayatın yalın gerçekleriyle önceden tanışmış bir adama ait olduklarını söyleyebilirlerdi size. Ne var ki ona şöyle, uzaktan bir bakıp insan demek aldatıcı olurdu. Zira yurdun insanları için bile zor bir deneyimdi.

Boynuzlu bir miğfer taşıyordu yaşlı kafasında. Daha önceki savaşlarından hatıra olarak aldığı bir minotor kellesinden yapmıştı bunu. Hatıraları seviyordu; Minotor yelesinden kürklü bir pelerin sarkıyordu geniş omuzlarından. Örme göğüs zırhı minotor derisindendi. Düşmanının kemiklerinden kolyeler, bileklikler ve kesici aletler bileylemişti. Minotorlardan aldığı sayısız garip hatıra ve özenle seçilmiş değişik uzuv parçası onun abartılı kostümünün üzerinde sallanan birer süs eşyasından ibaretti.

Kimi için bir söylem şekliydi bu. İsyan. Kimine göre sapıkça ve soysuzca gelen bir davranış biçimiydi. Düşmanını yüceltip özünü yerme… Küfür. Kana ihanet. Kimi için yabancı bir aşktı bu. Düşmanı özümseme. Ona dönüşme. Çocuklar için ürkünç bir masaldı bu, gece altını ıslatan türden. Doğruluğu bilinmez ama dişi bir minotordan peydahladığı gizli bir melez piçi olduğu bile söylenirdi dikenli diller tarafından. Ama çok azı için kendini adamış bir adamın görüntüsüydü bu. Sadık bir adamın görüntüsü. Yıpranmış bir adamın görüntüsü.

Sıcak nefesi önündeki havada buharlar dalgalandırıyordu. Miğferi kafasını ezecek kadar ağır gelmeye başlamıştı ancak onu fırlatıp atamayacak kadar tükenmişti. Acı derin sızlıyordu. Bu sefer düşman da ondan bir uzuv almayı başarmıştı zira: Sol kolu artık onun değildi. Eğreti bir turnikeyle örtülmeye çalışılmıştı yarası. Daha önce gerçekleşen bir kazada o kolundaki parmaklarından bazılarını kaybetmişti. Parmaklarını boynuna astığı günden bu yana koluna olan hakimiyetini -kendine itiraf edemese de- yitirdiğini biliyordu. Sonunda savaşta bir işe yaramamıştı işte. Üzülmüyordu buna. Böyle hatıralar ancak böylesi durumlarda alınıp verilebiliyordu. Kılıcını diğer eliyle kullanıyordu. Fiziksel acıya aldırış etmiyordu. Vücudunun tedaviyi kabul etmeyeceğini biliyordu. Yaptığı şeyden utanıyordu. Yakında ölmeyi diliyordu.

****

Güneş tepedeydi şimdi. Bulutların çok üzerindeydi. Ulaşılmazdı. Işığıysa bir o kadar yakın. Ama o ışığın berraklığı artık bu toprakları temizlemeye yetmeyecekti. Gözler tüm çıplaklığıyla görüyordu felaketi. Pus kalkmıştı topraktan ama yüreklere binmişti daha fazlası. Artık bir yuva değildi burası. Ocağı tütmüyordu artık. Kara ateş* bile canlandırmazdı bir daha. Bedenler örtüsüz bir mezardaydı. Yıkıntılar arasında uçuşan karasinekler sessizliği küfür gibi delip geçerken, çarpışmış iki taraftan da bir ayrım gözetmeden lokma alabilmek için ölü bedenden bir diğerine konuyor, teklifsiz bir ziyafeti kutluyorlardı. Daha yukarılardan uğursuz leşçil kuşların kanatlarının gölgesi düşer olmuştu manzaraya.

Ufak tefek, iki büklüm, çok yaşlı bir şekil iri adamın yanında duruyordu şimdi. Diğerinin gösterişinin yanında o kadar basit bir tezatlığa sahipti ki, sanki tesadüfen gri bir paçavraya sarılmış gibiydi. Paçavra-cübbesinin has rengi mi böyleydi yoksa etraftaki kirden, tozdan mı bu renge bürünmüştü anlamak mümkün değildi. Fısıldarcasına konuşuyordu. Sözü sık sık bir öksürük nöbetiyle kesiliyordu. Hasta değildi ama yanık ve çürümüşlük kokusu nefes almasını güçleştiriyordu. Kusmamak için kendini zor tutuyordu. İri adam kendi acısını unutup, daha yaşlı olana destek olmak için ona tek koluyla sarıldı. Zarafetini kaybetmiş hareketlerinde belli belirsiz bir hürmet okunuyordu. En sonunda onun da söyleyeceklerinin sırası geldi. Yaşlı olanın kulağına eğildi:

“Affet beni Baba. Ödediğim bedel yaptığımın yanında bir hiçtir. Korktum. Savaş meydanından kaçmaya öylesine kaptırmıştım ki kendimi dikkatsizliğimin sonucu kolumu yitirişim oldu. Sadece kendimi düşündüm. Oğlumu bile unuttum. İflah olmam artık ben. Cehennem ateşinin kudurttuğu zebanilerden beterdiler. Binlercesi üstümüze geldi. Böyle bir çıldırış anına en eskiler bile şahit olmamıştır. Ben düşmanımı yanlış tanımışım meğer. Bu yüzünü göstermemiş hiç. Affet benim körlüğümü, koruyamadım toprağı.”
----
*Dipnot
 
 “Ben eskiyim,” dedi daha yaşlı olan. Tel tel kalan son beyazlaşmış saçları cılız rüzgarda bile başından kaçarcasına savruluyordu. “Boşuna suçlamayasın kendini oğul.** Gördüğün şey benim için de başkaydı. Burada olanları sana anlatmaya lüzum yok. Bizi tüketmeye gelmişler,” bir öksürük nöbetiyle kesildi sözleri. Tozlu paçavrasının kol yenini dudaklarına götürerek devam etti: “Tam da bize kıymışlarken neredeler şimdi, neden geri çekildiler. Bunda hayır yok. Sonumuzu geciktiriyorlar sadece. Geri gelecekler ve o zamana kadar buradan…” Yaşlı adamın sözleri onlara doğru gelen şeyi görünce kesildi…

****
Birçoğu ilk savaşından sağ çıkamazdı. Ve birçoğunun ilk savaşı olmaması için çalışılırdı. Ama böyle bir savaş daha önce görülmemişti. Her tarafı kanla kaplıydı, daha fazlası düşmanının kara kanıydı ama bu bir zafer sayılmazdı. Kaçmıştı, derin çizikler ve kapanmayacak yaralarla birlikte. Gücünü tüketen ayakları onu hala nasıl oluyor da geri getiriyordu. Keçeleşmiş sarı saçları yapış yapıştı ve tüm vücudu bu hisle kaplanmıştı. Hareketleri ağırdı. Yurda dönen son savaşçı gruplarının arasındaydı. Bunlar geri çekilirken yeniden birleşmiş ve düşmanla çarpışmış genç savaşçı güruhlardan oluşuyordu. Her insan ahmaktır ama gençler sanki daha ahmak olmaları için yaratılmıştı. Birçoğu onun gibi şanslı değildi, geri dönmeyeceklerdi. Yapabiliyorken, kaçmak varken… Kaçsalar dahi döndüklerinde bir yuva bulamayıp kendilerini kaybedeceklerdi. Tüm gece dönmek için yürümüş, koşmuş, sürünmüştü diğerleriyle birlikte. Düşmanı atlatmaya gerek yoktu, zaten yeri yurdu biliniyordu. Yeni günün ışığında emeklerken buldu kendini. Lanet etti. Ayağa kalktı, duvarlar yıkılmıştı ama o yıkık bir şekilde geçmeyecekti içlerinden. Daha çocukken başka bir çatışmada yitirmişti gerçek ailesini ama yıkılmış bir yuva görmek onun için de yeniydi. Kılıç tutan kolu hala sarsılıyordu. Darbeye alışmış kasları sanki hala aynı hareketi içten içe sürdürüyordu. Ayakları ve dizleriyse uyuşmuştu. Sanki diz eklemlerinin yerine bükülmeyen taşlar var gibi geliyordu. Hala elinde tuttuğu çift ağızlı kılıcı zemine sürtüyordu. Farkında bile değildi bunun. Onu her zaman parlatır ve keskinleştirirdi. Üzerine titrerdi. Sırtına asardı. Ama şimdi… şimdi her şey değişmişti. Duvarlardan içeri girdiğinde leş kuşlarının üzerine üşüştüğü, uğultulu sineklerin kümelendiği kara resmi gördüğünde son gücünü de yitirip bayılmak üzereyken acı acı kustu ve bu istemese de kuvvetini geri kazanmasını sağladı. Böyle bir dünyaya küfretti ve leş kuşlarının üzerine bir taş savurdu. Bu hareket onları kaçırmadı, başlarını bile kaldırmadı. Her cesedin üzerinde büyüklü küçüklü bir düzine kuş vardı ve kanlı gagaları gülümseyip tıkırdıyordu. Gak Gak Gak. Tık Tık Tık. “Bizi rahat bırakın!” diye haykırdı onlara ama cılız sesini kendi bile tanıyamadı. Kılıcını savurup leş yiyicilerin üzerine saldırdı ama uzaklaşan her kuşun boşluğunu daha fazlası konarak doldurdu. Omuzları düştü, vazgeçti. Kılıcını yeniden yere sürterek yürümeye devam etti. Sonra iki tanıdık şekil gördüğünde adımlarını onlara doğru istemsizce güçlendirirken buldu kendini.
----
** Dipnot2

Genç adam, orta yaşlı ve daha yaşlı olanın karşısında durdu. Eski’ye belli belirsiz bir baş selamı verirken diğerine sadece bakakaldı. Daha normal zamanlar geçirseydi üvey babasının yitirilen kolu üzerine bir takım üzüntü hareketleri sergileyebilirdi. Ama şimdi tepkileri tıkanmıştı. Karşısındaki suretlerin kim olduğuna bakmaksızın biri neredeyse yerlere kadar bükülmüş, diğeri yara almış bu iki şekli toz toprak içindeki acınası birer kuklaya benzetti. Kendinin neye benzediğini düşündü. Ben neden yaşıyorum? Biz? Şu halimize bak. Yerimiz yurdumuz kalmamış. Onurumuz lekelenmiş. Böyle bir yenilgiyi nasıl hazırladık. Senin kaçışını gördüm, sen de benimkini görmeliydin baba... Aklından geçenlerdi bunlar ama; “Sana bakacak yüzüm yok benim.” Diyebildi sonunda. “Ben bir korkağım.”

Gendrid üvey oğlunun yüzüne baktı. Genç çehresi artık bir çocuğun yüzüne sahip değildi. Bir gecede değişmişti. Ama o izlerin altında hala ışıldayacak bir hayat vardı. Genç savaşçı şu tek kolunun altında bir kuş gibi titreyen Eski gibi güçsüz değildi. İzi kalacaktı ama muazzam yaralar almamıştı. Başarmıştı. İşte karşısında durmuş ona bakıyordu, bunun için sürgün tanrıya minnet duydu. “Korkmak için sebepleri-miz vardı evlat.” Diyebildi sonunda. “Ölümle yüzleşemezsin, en cesurlar bile kaçtı. Hepimiz duvarların ardına sığınıp savunmak istedik. Ama gördüğün gibi çoktan yitirmiştik… Şimdi miğferimi çıkar, ağırlığına daha fazla dayanamıyorum.”

Furgen üvey babasının gözlerine baktıktan sonra kendinden bir baş daha uzun adamın boynuzlarını başından çekmek için uzandı. Uğraşı sonunda adamın kısa kesilmiş gri sakallı ve saçlı yüzü ortaya çıktı. Terden ve kirden bir maske takınmış gibiydi. Gözyaşları bu kirlerden yollar çizmişti. Ağladığını gizlemiyordu. Sonra ellerinde duran minotor kellesinden yapılmış miğfere indirdi bakışlarını. Düşmanının başını takıyordu babası. İroniye kapılmadan bu başı paramparça etmek istedi ama yapamazdı. Ağlamaya başladı, gözleri parlıyordu.

****

Koyu gece mavisinden ağır bir flama tok sesler çıkartarak dalgalanıyordu. Anca Eski’nin zayıf saçlarını sallandırabilecek kadar cılız bir rüzgar esmesine rağmen havanın kıpırtısızlığı sanki onun üzerine hükmetmiyordu. Ok ve Kılıç’ın azameti işlenmişti yüreğine, altından ipliklerle. Bu arma bir ‘X’ işareti şeklindeki İxeverya’nın birbirine çaprazlamış simgesini taşıyordu. Flamanın altında kara kızıl savaş atlarının üzerinde dimdik heykel gibi duran gece mavisi pelerinleri kuşanmış üç süvari duruyordu. Biri gözlerinin bile zar zor seçilebildiği baştan aşağı gümüş zırhlara bürünmüştü. Üçköyler yanıp küle dönerken, minotorlar böğürür, insanlar çığlık atarken, yaralılar düşüp kalkarken, kargalar ölülerin gözlerini oymak için sıraya girip birbirlerini didiklerken, çaresizler intihar ederken, bebekler kan ağlarken, karılar kocalar yitip giderken, hastalar yataklarını kirletirken onların üzerine sanki başka bir dünyadan peyda olmuşlarcasına tek bir çamur damlası bile sıçramamıştı. Bitmiş yurdun son dumanları da tüterken şimdi meydanda tüm duruluklarıyla dikiliyordu atlı süvariler. Olup bitene en yukardan, merkezdeki hisar kuleye kapanıp belli belirsiz bir şekilde göz gezdirmiş, acı şaraplarını yudumlamışlardı. Onlara bağlı atmış kraliyet askeri de kuru peynirlerini kemirip ılınmış biralarını boğazlarından boşaltmışlardı. Kule İxeverya güçlerini korumak, temsilcilerini ağırlamak ve uzak toprakları gözetlemek için dikilmişti yurdun ortasına tam da yarım asır önce. Ama beyaz kulenin rengi çevresiyle örtüşmemişti hiçbir zaman. Yurdun insanları için zor da olsa gözlerini kaçırdıkları uygunsuz bir manzaradan başka bir şey temsil etmemişti hiç. Sergilediği güç onların topraklarının ortasında ama onların yanında bile olmamıştı. Aslında bu yaygın düşünce kısmen yanlıştı ama kraliyet sembolik gücünü her dava zamanında duvarların ardına ve kulelerin tepesine yerleştirmeyi unutmamıştı. Kuleden önceki daha eski zamanlarda gerçek bir orduyla destek olmuştu. Ta ki…

Askerler muntazam bir şekilde süvarilerin ardına dizildi. Kule en tepeden herşeyin üstünden görmeden bakarken, gölgesindeki kumandan da ona benziyordu. En başta kara kızıl atının tepesinde endamı çocukluktan yeni çıkmış bir genç gibi duruyordu. Zırhının içinden sadece keskin gözleri belirse de abartısı ve zırh dökümündeki işçilikler elf kimliğini belli ediyordu. Onun hemen yanında, biraz da gerisinde kirli sakalarını saklayan bir miğfer takmamış, basit sağlam pullu bir göğüs zırhını tercih etmiş ve elindeki yemek parçasının sonuyla ilgilenmeye devam eden yağlı ağızlı sivri dişli bir adam duruyordu. Elfin diğer yanındaysa ağır sancağı taşıyan bir diğer insan vardı. 

Sıradaki askerlerden biri tam yanı başında duran silah arkadaşı tüm vücut ağırlığını ona doğru bindirince arkadaşını bir omuz darbesiyle uzaklaştırdı. Vücut yine geri gelince başını sinirle çevirdi ve adamın boğazındaki taze yarıktan akan parlak kanı gördü. Sessiz katilin ona elini dudaklarına götürüp sus işareti yapmasına aldırmadan bir çığlık koyuverdi. Ölü beden çınlamayla yere devrilirdi. Bunun üzerine bir bölük asker seslere doğru döndü ve ani bir kargaşa patlak verdi. Yurdun savaşçıları da kılıçlarını çekip askerlerin etrafını sardı. Yorgun ve yenik adamlar uyanmıştı!

“Mızraklarınız ve uzun kılıçlarınız yakın dövüşte bize karşı işe yaramayacak.” Dedi içlerinden biri askerlerden bir başkasını yakalayıp kılıcını adamın boğazına dayayarak. Davranma!”

“Ölene kadar kuleden çıkmasaydınız akıllılık ederdiniz.” Dedi bir diğeri. “Halkım, karım, çocuğum ölürken neredeydiniz?”

“Onları hisara neden almadınız?”

“Neden savunmadınız?”

“Neyi seyrettiniz?”

Tarihin kanlı sayfaları birbirine karşı dönen müttefikleri daha önce de yazmıştı. Ancak bu kadar rencide edilmişi o satırlarda ne kadar yer aldı bilinmez. Onuru zedelenmiş bir adamın sancısını, bir başkasını suçlayarak hafifletmesi her zaman daha kolay olmuştu. İşte yurdun adamları da buna kapılıyordu. İvedilikle delilik çağrılmıştı ve birbirini sevmeyen kardeşler birbirlerini kesmeye başlamıştı.

“Onları kendi kulelerine tıkıp yakalım!” diyorlardı uğultular eşliğinde. “Yakalım, yakalım!”

Bu çıldırış anını bir kadının keskin feryatları başka bir boyuta taşıdı. Birbirine girmiş tüm adamların arasından fırlayıp askerlerden birine isterik ve zayıf yumruklar atmaya başladı. Feryadı yürekleri paralıyordu. Asker hiçbir şey yapamadan boyun eğiyordu. Askerleri zapteden savaşçılardan biri kadını yakaladı. “Mege! senin öldüğünü sandım, bütün gün seni aradım. Alnını karısının alnına dayarken, en son sarılışında karısının şişkin olan karnına götürdü avuçlarını. Ve irkildi, karısı sekiz aylık hamileydi ama şimdi ufak bir tümsekten başka bir şey kalmamıştı orada. Ağzını korkuyla aralarken karısı konuştu: “Ah Betis, Betis, merak etmeyesin. Sen savaşırken ben erken doğum yaptım. Geri dönmedin sanmıştım. Gel ve küçük kızımıza gidelim. Adamı revire doğru kolundan çekerek yalpalarcasına sürükledi. Her şey bir anda dinmişti.

                                                  Yazan: Emre İnanç emreinanc

18 Eylül 2013 Çarşamba

Sir

aşınmış taşların arasından tuzlu serpinti adamın yüzüne
kan arayan bir gece kuşu çırpıyor soğuk kanatlarını çaresizce
meme isteyen dişsiz bir bebek yırtıyor geceyi uzaktan
sazlıklar hışırdıyor dalgaların sesine yağmurdan önce
bir yaratık kıpırdanıyor sekiz bacaklı, sekiz gözlü
kristal yuva sallanıyor sessizce, çok ince
bir pençe toprağı kazıyor derinlere kaçmak için
beyaz bir el tam aksi yönde, yalvarıyor nefes nefese
bir tilki kabartıyor tüylerini kara kurda karşı
güçlü olan güçsüzü yenerken, geç kavuşmuş sevgililer tohumlar ekiyor vahşi geceye
kan, döl, toprak hiç bir gizemi yok oysa ki
bir hançer pırıldıyor geniş göbeğe doğru
başlık düşüyor yere sahibinden önce, pasta tamamlanıyor doğum günü için
velet üfleyecek mumları bakir dileklerle, dünya yeniden yorulacak bu kadar istek fazla diye
sabah olduğunda temizdi sokaklar, güneş bilmezdi ne oldu gece
bir orak geçiyor sazlıklara, ağ bırakılıyor denize, kasap kesiyor eti. uyananlar ne tehlikeliydi
gece kendini garabet sanardı, kandırılmış.
kara kurt ne eylesin vahşiyse


16.09.2013 emreinanc

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Tatli

TATLI
Böcek, adamın uzuvlarının kalan son kısımlarını da yiyordu. Adam böceğe baktı ve konuştu; Burası hala aynı geliyor.
“Nasıl yani.” Dedi böcek
“Hıh, çok eskiden annemle gittiğimiz bir yazlığımız vardı, duvarları orayı andırıyor. Sanki şehrin kalabalığında bir yaz evi. Aslında ev bile değil, bir boşluk. Sanki İstanbul’un kalabalığında unutulmuş ve yaşam alanımı oluşturduğum bir yer.”
“Böcek yuvası gibi…”
Gülümseme
“Sana başka bir hikaye anlatacağım böcek, dinler misin beni?”
“Dinlerim.”
“Dinle, öyleyse. Bu yeni bir hikaye.”


13 Mayıs 2012 Pazar

Golge


GÖLGE

Sadece aptalların ya da cesurların adımladığı tekinsiz kuytularda, bazen akıl almaz şekillere bezenen sonra da bir kadının şekline bürünen bedensiz bir gölgeyi takip ediyordum. Gölge bazen yırtık duvarlardan kayıyor, bazen de ıslak sokakların gölcüklerinde kaybolarak ilerliyordu. Ben ise elimde dumanlı yaverimden acı bir nefes daha çekiyordum. Gölgesiz bedenler omzuma çarparak ilerliyor, dudaklarından kanlı bir tükürüğü ya da çarpık ağızlarından eksik dişli gülüşlerini talepkarca sergileyerek geçiyorlardı. Nefeslerinden sinsi buharlar sokakları kaplamış, yetersiz bir rüzgarda sallanarak gıcırdayan sokak lambalarını, küflü tabelaları demirden bir okyanusun engebeli yüzeyine benzetmişti. Çok yükseklerde, devrilecekmiş gibi duran duvarların ardındaki bulanık bulutların arasındaki ay olduğundan daha da küçük gözüküyordu. Aslında yüksek binalar yerine alçak zeminler vardı. Sanki mezara girmeden önce cehennemi görmek istercesine giderek alçalıyordu sokaklar.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Kafasiz

KAFASIZ

Bir sabah uyandığımda kafamın kopmuş olduğunu gördüm
Düzenli kahvaltı alışkanlığım yoktu ama karşılıklı oturup birlikte kahvaltı ettik
Kendime yabancı geldim zira farklı görünüyordum
Aynadaki yansımanız yerine sizi tam olarak karşıdan görenlerin bakış açısıyla
Saçlarımı düzeltip dışarı çıktım
Nereye gitsem kafamı yanımda götürmek zorunda hissediyordum
Kafamı market arabasına yerleştirip gece için alışveriş yaptım
Gece kız arkadaşım geldi ve ona hiç de farklı görünmediğimi söyledi

1 Aralık 2011 Perşembe

Android

ANDROID

Orik ve ben, Den iki uzay korsanıydık. Bizden 4 ışık yılı uzakta patlayan talihsiz turist gemisinden boşluğa doluşan ganimetlerin peşindeydik. Orik yaşlı olanımızdı, ben ise ilk defa bu kadar uzun mesafeli yolculuk yapan bir çaylaktım. Gemimiz küçüktü ama ışık hızına bir saatte yaklaşmıştık. Işık hızını da aştığımızda hıza hız demeyecektik. Böylesi yolculuklar ortalama 45-50 gün sürerdi, mesafe ne olursa olsun hedefimizde doğru durmadan artan hızımızdan dolayı böyleydi. Neyse, gemimizin kıçında şimdi büzüşük gözükse de koca bir çuval taşıyorduk ve hortumumuz sayesinde istesek güneşin kalbini bile emebilirdik.    

7 Kasım 2011 Pazartesi

Fabrika

FABRİKA
Bilinmeyen, ileri bir zamanda...
1
Yetişkinler
Dünya üzerinde tek bir ana şehir var: Paxameta... güneş ışınlarının kalın bulutların arkasından sızmaya çalışmadığı bir dünya bu. Öyle ki kendi yıldız sisteminden kopmuş, unutulmuş bir dünya. Ve bu dünya üzerindeki tek şehirde, tek bir meslek geçerlidir. Ruhunu satmak. İnsanlar kadın ya da erkek farketmez, siyah takım elbiseler giyer. Çocuklar sadece uzun kazaklıdır. Bu karanlık ve loş şehirde evler aynalı camlarla örülmüştür. Ama insanlar kafalarını kaldırıp aynalara bakmazlar. Bu onlara eskiden çaresiz hissettirdiğindendi... Ancak şimdi bunu umursamayacak kadar aldırışsızlar. Tek önemsedikleri her gün düz sokaklar boyunca sıralar oluşturup, ruhlarından bir parçayı daha Fabrika’ya satmaktır. Bunun karşılığında elde ettikleri şey, ruhları yerine geçen bir bağımlılık; Sizi kandıran, besleyen, sıcak tutan, haz veren bir haptır. O sizi hep sevecek ve daima yanınızda olacaktır.


18 Ocak 2011 Salı

Bosluk

BOŞLUK

Bu hale nasıl geldik hatırlamıyorum. Ne zamandır kendimde değilim bilmiyorum. Hafta sonu kaçamağı, ufak bir tatil, neler oldu? Sevgilim, yanı başımda cansız bir şekilde yatıyor. Farkındayım ama artık umursayamam, hayatımı kurtarmalıyım. Buradan uzaklaşıp gitmeliyim. Sadece boşluk, sanki tüm renkler bilinmeze doğru çekilmiş gibi. Tek bir hakim renk var, aslında tüm renkleri içinde barındıran ama sadece boşluğu gösteren o tek renk.  Beyaz… Tüm orman… nasıl? Ve sessizlik… Bütün bunların anlamı ne? Sanki fizik kuralları, tüm alışılmışlıklar bizi kaderimize terk etmiş. Gözlerim acıyor, boşluk çok yoğun, zihnimi elinde tutarcasına benliğime baskı yapıyor. Bazen hiç bir şey göremiyorum, gözlerimi kapatsam da nafile. Zira renksizliğin rengi her yerde…